0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

1: ORMAN.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba canımın içleriiii.

🤍

 "Acemi bahçıvan gülün celladı olurmuş, bildim."

anonim.

 

KALPDEŞEN

 

1: ORMAN.

 

Belki başka bir hayatta acı çekmiyorumdur. Ve belki... başka bir hayatta tüm acıyı o çekiyordur.

Aslında bu sözcüğü düşünmekten bile korkuyordum. Fakat dirseklerimin üzerinde uzanırken o acıyı hissediyordum. Bu yüzden dirseklerimi kaldırdım ve gözlerimi karşıma çevirip oğluma baktım. O da yerde uzanıyor, kalemlerini çizim kâğıdı üzerinde hızlıca kaydırıyordu. Önce endişeyle çizdiği resmi, sonra yüzünü inceledim. Şömine ateşine yakın oturduğumuz için yanakları kızarmıştı. İzlenilmekten hoşlanmadığı gibi izlenildiğini hemen fark ederdi. Çenesini kaldırıp gözlerimizi birleştirmesi kısa sürdü.

Alıştığımız gibi, kayıtsızlık içinde önce benim konuşmamı bekledi.

“Ben senin kadar güzel resim yapamıyorum.” Kaldırıp çizdiğim resmi gösterdim. Onu ve kendimi çizmiştim, kendime çok özenmesem de onu güzel çizmek için uğraşmıştım.

“Evet,” dedi.

Gülümseyip yakın mesafeden saçlarına uzandım, hafifçe karıştırdım. Yumuşak, kahverengi saçlar parmaklarım arasından kaydı. Dalgalı ve güzel saçları, tatlı bir çehresi vardı. Onu kendi rızasıyla seven çok insan olmayacağını biliyordum ama o, bu dünyada sevdiğim tek kişiydi. Dokunuşumdaki özeni anlamayacağını bildiğimden içim burkuldu ve elim yanağına uzandı. “Çok ısındıysan şömineden biraz uzaklaş.”

Dirsekleri üzerinde yer değiştirerek söylediğimi yaptı ve çizimine devam ederken, “Senin elin de sıcak,” dedi.

Avucumu alnıma dokundurdum. “Evet, çok sıcaklamış.”

“O kadar da değil,” dedi.

Muhtemelen doğrudur. İç çekerek bir daha saçlarını karıştırdım ve yüzümde de sıcaklığı hissedip geriledim. Bunu takip eden saniyelerde salona girildiğini gördüm. Yardımcımız elindeki tepsiyle geniş oturma alanına girip sekiz kişilik, büyük yemek masasına ilerledi. Ne yazık ki bu evin her bir köşesini ezberlemiştim. İki katlı olmasına rağmen duvarlar öyle yüksekti ki defalarca bakmama rağmen tavandaki avizenin şeklini bile anlamamıştım. Oturma alanı yemek masasına biraz mesafeliydi, şömine ise oda kapısının tam karşısındaydı. Yerdeki yünlü, krem halı dışında her şey koyu renkliydi. Bu ikimizin de tercihi değildi elbette, bu evle ilgili konuşma fırsatım olan tek yer Ayaz’ın odasıydı.

“Başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu kadın, tepsiyi masaya bırakıp doğrulduğunda.

“Hayır, teşekkür ederim.”

Nazik bir gülümsemeyle çekildiğinde Ayaz’a dönüp elimi saçlarından çektim. “Hadi, yemeğini ye. Sabah kahvaltısını yapalı çok oldu.”

Çizimi, kalemi bırakıp kalktı ve lacivert eşofman takımı içinde masaya yürüdü. Köfte ve sebzelerini yemeye başladığında yavaşça arkamı dönüp çizimini aldım, yakından baktım. Ben basit çizimler yapabilirdim, o daha kaotik ve farklı çizikler atıyordu kâğıda. Mesela yüzleri genelde köşeli, kare şeklinde çiziyordu. İnsan vücutlarını keskin hatlarla çerçeveliyordu, bulutları gri ve girdap halinde resmediyordu. Aşikâr bir ürperticilik yoktu ama onunla ilgili her şey beni huzursuz etmeye yatkındı. Bu çizimler gibi, oğlumla ilgili pek çok şey sıradan değildi.

Onun ruhuna fısıldanan tüm yumuşaklık, o daha dünyaya gelmeden önce kaybolmuştu.

Ve buna rağmen, babasına rağmen onu ne kadar sevdiğimi tarif edemezdim.

Çizimini rahat bırakıp ona baktım. Kumral saçlarım dönüşümle hareket edip yanağıma değince gerçekten de çok sıcakta kaldığımı fark ettim. Doğrulup masaya ilerledim ve köftelerini, sebzelerini bitirmek üzere olduğunu gördüm. Uzun süre aç kalmaktan gerçekten hiç hoşlanmıyordu. “Köfteden daha çok sevdiğin bir şey var mı?”

Yemeğine su ile eşlik ederek sessiz kaldı.

Önümdeki sandalyenin üzerinden ona eğilip gülümseyerek sordum. “Ya sana yaptığım tatlılar?”

“Kendine yapıyorsun.”

“Tatlı benim ruhuma bile ilaç gibi gelir. Tabi, biraz abartarak söylüyorum... Sen de köfteyi çok seviyorsun.”

Konuşmaya hevesli olmadığı için sebzeleri biraz karıştırdı. Önüne ekmek iterek yanağına eğildim, onu öptüm. Cumartesi günüydü, haliyle okula gitmemişti. Bugün ve yarını onunla geçirmek, konuşmak için çaba gösteriyordum. Bazen yanıtsız kalıyordum ama ilgisini çekecek bir şeyler bulmak adına sürekli düşünüyordum.

Yüksek tavanlı camların dışından duyulan motor sesi beni irkiltince başımı arkama çevirdim. Araziye giren aracı görünce huzursuzlanıp kendime sarıldım. Önce şoförü, sonra kendisi indi ve evin önüne yürümeye başladı. Ev, şehirden uzakta, kırsal bölgedeydi. Buraya en yakındaki yaşam alanı sekiz yüz metre ilerideki bir başka evdi. Yaşadığımız evin arkasında ormanlık alan olsa da ön tarafı yerden biten otlarla kaplı araziydi ve araçların geçtiği yok uzakta da olsa görünüyordu. Sessizlikte ormanın ve hayvanların uğultusunu çok duyuyordum, özellikle şimdiki gibi kış mevsimi olduğunda.

Çalışan kadının Kerim için kapıyı açtığını duydum ve onunla temas kurmamak için dışarıya bakmaya devam ettim. Fakat birkaç dakika sonra izlenildiğimi hissederek omuz üstümden oda kapısına döndüm. Kerim üzerindeki atkı ve kabanı kadına verirken bana doğru bakıyordu. Hayatta bana ne kadar acı verebileceğini bilen tek o kalmıştı, bu yüzden öfkeli bakmanın faydası yoktu, savunmasızlığım titreyen ellerimden bile okunuyordu.

Neyse ki benimle muhatap olmadan Ayaz’a döndü. Gülümseyerek, “Oğlum,” diye seslendi. “Gel buraya.”

Ayaz söylediğini yaparken ben korumacı görünmemi engelleyemeden izledim onları. Kerim onu kucaklayıp öptü. “Bugün evde olduğunu unutmuşum ama seni gördüğüme sevindim. Emir ile ava çıkacağız, seni de götüreceğim.”

Burun deliklerimden sertçe soludum. Onu ava götürdüğü iki seferden de nefret etmiştim. Ayaz gibi her söyleneni yapmaya ve her yapılanı taklit etmeye meyilli bir çocuğa ne kadar iğrenç bir alışkanlık kazandıracağını fark etmiyordu. Onun önünde hayvan öldürmesinden tiksiniyordum. Ayaz bunu taklit edecek diye ödüm kopuyordu.

Yalvaran bakışlarımı görmüş olmalı ki beni şöyle bir süzdü ve koridorun diğer ucuna seslendi. “Nazan, Ayaz’ı hazırla, sıkı giydir.”

Ayaz, yanına gelen Nazan ile yukarıya çıktığında saldırgan davranmamak için direndim. Bu işe yaramıyordu, bu yüzden aciz görünmeyi göze alarak ona doğru yürüdüm. Bir sonraki hamlemden çok eminmiş gibi orada kalıp yaklaşmamı izledi.

“Hava çok soğuk,” diyerek bahane üretmeye çalıştım ama anlamıştı.

Dudağı kıvrıldı. “Merak etme, hissettiğin kadar değil.”

Parmaklarımı arkamda, bel hizamda birleştirip sıkmaya başladım. “O çok küçük... yaptığını anlayacak yaşta değil. Hangi hayvanın avlanacağını bilemez... tüm hayvanların öldürülebileceğini düşünüyor.”

“Çoktan yedi yaşına girdi,” dedi omuzlarını silkerek. “Hayvanlar vahşidir, ona öğretiyorum. Hem de keyif alacağı bir hobi işte, fena mı?”

Ona defalarca açıklamaktan bıkmıştım. “Keyif mi? Hayır... zaten bundan kaçınması lazım ya, anlamıyor musun? Ona bir canlının canını yakmayı öğretiyorsun ama onun... bunu yaptığından bile haberi olmaz, empati duygusu yok, ayırt edemiyor, farkında olamıyor...”

“Aynı sıkıcı cümleler.” Elini aramıza uzattığında seri şekilde geriledim ve dokunmaması için yüzümü diğer tarafa çevirdim. Homurtulu şekilde güldü. “Aldırışsız olması fena mı? Canı yanmaz. Oğlum için başka ne isteyebilirim?”

Yüzümü tekrar çevirdim ve arkasını dönüp gittiğini görünce hızla arkasından koştum. Merdivende önüne geçip onu durdurdum. “Götürmeyeceksin, hayır! Bak, lütfen... Bunların nelere yol açabileceğini düşünmüyorsun, benimle alay etmek kadar basit sanıyorsun...”

Dişleri arasından nefes vermeye başladı. “Off, gerçekten bu kadar düşünmekten sıkılmıyor musun? Hepsi aptalca kuruntular. Dinlemekten başım ağrıdı artık!”

“Öyle olmadığını biliyorsun, bizi defalarca görmedin mi?”

“Gerçekten o kadar kötü bir yaratık olarak mı görüyorsun oğlunu? Yanında söylemesen iyi olur, gerçi pek umursamaz ama...”

Söylene söylene yürümeye devam edince onu kolundan tutarak durdurmaya çalıştım ama gözlerini sertçe gözlerime sabitleyip kolunu kendisine çekti. Keskin bir tonda, “Yeter,” dedi.

“Hiç mi düşünmüyorsun sebep olabileceklerini... Öğrendiği her şey, bir gün birinin hayatını değiştirebilir.”

Heyecanlanmış gibi gülüp ellerini iki yana açtı. “Yeni seri katil dizisi Ayaz, yakında Netflix’te!” Ürpermiş gibi yanımdan geçip yürümeye yeltenince tekrardan engel olmak istedim ama havadaki kolumu sertçe itti.

“Gerçekten sıkıldım.”

Üst kata çıktığında odasına girmesini bekledim ve sonra hızlıca Ayaz’ın odasına çıktım. Girdiğimde montunu giymiş, atkısını sarıyordu. Nazan’a, “Ben ilgilenirim,” dedim ve o odadan çıktığında oğlumun yanına gittim. Bir şey söyleyeceğimi anlamış, bekliyordu.

Önünde eğilip ellerinden tuttum. “Bugün hava çok soğuk, dışarıya çıkmak yerine... çizgi film izleyelim,” dedim.

“Gerek yok,” dedi.

Biliyordum, çizgi filmler onun ilgisini ekranda tutmuyordu. Endişemi belli etmemeye çalışarak, “Çizimin... ona devam edelim canım,” dedim.

“Olur,” dedi.

“Aslında olmaz,” sesi arkamızdan yükseldi. Kerim içeriye girip yanımıza ulaştı ve eğilip Ayaz’i kucakladı. Çenesini hafifçe sıkarak alnından öptü. “Bugün seninle eğlenmek istiyorum oğlum.”

Ayaz omuzlarını silkince Kerim onunla odadan ayrıldı. Arkalarından bakarken olduğum yere çöktüm. Peşinden koşmayı düşündüm ama beni caydırmak için canımı yakabilirdi. Kolumu yaşaran gözlerime bastırıp yanaklarıma akmadan onları tuttum. Gözlerimdeki acıyı hissedince de kolumu çektim. Açık kalmış bilgisayar ekranı odayı aydınlatıyordu. Kendi odamdan bile çok burada olmayı seviyordum, tabi yanımda Ayaz’la.

Onun aynı hisleri paylaşmadığını biliyordum.

Ayaz’ın hayatını kolaylaştırıyordum, neyi isteyip neyi de istemediğini biliyordum. Duyguları tanıma yetkisi yoktu, benimle kurduğu bağın sadece alışkanlık olduğunu kabul etmek istemesem de...öyleydi. Yalnız alışkanlıkları değişince, rutini bozulunca öfke duyuyordu, onun dışındaki neredeyse hiçbir şey ruh halini değiştirmiyordu.

Babasıyla ava gitmekle evde kalıp resim çizmek arasında fark yoktu onun için. Hangisi daha şiddetle istenirse onu yapıyordu işte. Yerden kalkıp cama ilerledim, uzaklaşan araca baktım. Yolun solundan dönüp orman yoluna girecek, aracı park edip ineceklerdi.

“Svoloç.” pislik

Ardımı dönüp çocuk odasından çıktım ve tekrar aşağıya inmeye başladım. Sonra fikir değiştirdim, Kerim yakında dönmeyeceği için banyoyu kullanacaktım. Ayaz’a en yakın odada kalıyordum, girip kapımı kilitledim ve banyoya süzüldüm. Modern olmayan ama temiz bir küvet vardı, içini doldururken aklım Ayaz’daydı. Suyun sıcaklığını ölçmek için ayağımı soktum ve iyi olduğunu anlayıp içine girdim. Nazan her alışverişe gittiğinde benim için aynı sabunları, duş jellerini alırdı. Sular vücuduma çarptıkça tenime sinen kokuyu da hissettim ve kısa sürede durulanıp çıktım.

Askıdaki bornozumu alıp giyinirken gözüm lavabo aynasına çarptı. Etrafı işlemeli aynaya yaklaştım. Islakken koyu görünen saçlarıma, içlerinde sarılık olan yeşil gözlerime bakıp yanağımdaki damlaları sildim. Yanaklarım o kadar dolgundu ki, ancak Ayaz doğduğunda ve onun da bana benzediğini gördüğümde barışmıştım bununla. Saçlarımı daha küçük bir havluyla kuruttum ve odama geçip bir duvarı boydan boya kaplayan dolabı açtım.  Bir krem eşofman ile hırka giyinip saçlarımı kurutmak için banyoya geri döndüm. Fön makinesini her zamanki gibi en düşük sıcaklığa ayarlayıp uzak mesafeden saçlarımı kurutmaya çalıştım. Saç diplerimde hissettiğim soğukluk hafifleyince fişini çektim ve odama gidip camın yanındaki bordo rengindeki koltuğa oturdum. Öğleden sonrasının gökyüzüne bakarak oğlumun eve dönmesini bekledim.

Akşam yemeğini yalnız yedim. Aşağıdaki masaya tek oturdum ve sıcak odadaki yemeğimi yerken sürekli dışarıya baktım. Fakat hava kararmıştı, yaklaşan kimseyi göremiyordum. Yemeğimin yarısını tabakta bıraktım ve omuzlarımı düşürüp telefonumu masadan aldım. Rehberimde iki numara vardı, biri Kerim’in, biri de Ayaz’ındı. Alttaki numarayı tuşladım ama Kerim aramama cevap vermedi.

Ayaz yanımda olmadığında çok yalnız hissediyordum. Onun için endişelenmemin yanında, bunu konuşacak kimsem yoktu. Yalnızlık ve sessizlik beni huzursuz edince kalktım, konuşmak için Nazan’ı aradım. Holde, mutfakta yoktu. Anladım ki odasına çekilmişti. Bu evde bizimle yaşıyordu, işi bittiğinde odasına çekilirdi. Odasına kadar gittim ama sonra kapıyı çalmaktan vazgeçtim, onu rahatsız etmeye hakkım yoktu.

Hole geri döndüm ve salona girmek üzereyken dışarıdaki motor sesini duydum. Geldiklerini anlayınca sokak kapısına koştum. Geçen kış Ayaz’ın çizdiği resmi kapıya asmıştım, hâlâ duruyordu. Açtığımda araçtan indiklerini gördüm ve gözlerim doğrudan oğlumu buldu. Kerim’in kollarındaydı, şoförü Emir arkasından geliyordu. Kerim yaklaşırken bana gözlerini devirdi. “Kapının önünde mi bekliyordun?”

Onunla konuşmadım bile. Ayaz’ı kapının önünde indirdiğinde hızla yaklaşıp ona sarıldım ve yüzüne yakından baktım. “Hoş geldin canım. Seni çok merak ettim! Çok geç oldu...”

Ben dış giysilerini çıkarırken Ayaz’da bana yardımcı oldu. “Babamlaydım.”

“Evet, evet ama...” dudaklarımı alnına götürdüm, neyse ki yüzü üşümüş değildi. “Aslında biraz sıkıldım, sen olmayınca ne yapacağımı bilmiyorum. Yoruldun mu, uykun geldi mi?”

Kerim durmuş ikimize bakarken, arkadaşı ve şoförü olan Emir’de kapının dışından bana bakıyordu. Ayaz’a olan tutumumla her zaman dalga geçerlerdi. “Çocuğu çok bunaltıyorsun,” dedi Kerim, sıkılmış halde. “Bence o da eğlendi, değil mi evlat?”

Ayaz babasına başını sallayınca kendimi daha da rahatsız hissettim. “Hadi, sen çık ellerini yıka,” dedi Kerim ona ve Ayaz üst kata çıkarken ben de hemen kalktım. Fakat Kerim kolumdan tuttu ve Ayaz gözden kaybolunca yüzüme yaklaştı. “Bak, hayatın boyunca ucube gibi yaşadın, bu yüzden Ayaz’ı da kendi hayatından kopup gelmiş gibi görüyorsun ama o senin gibi değil! Biraz farklı evet ama... sosyalleştiğinde düzelecek.”

“Kolumu bırak,” dedim, hissettiğim ilk şey acı olduğu için.

Yanaklarını şişirip beni serbest bıraktı. “Hâlâ unutuyorum. Her neyse, onu rahat bırak, kendi korkaklığın yüzünden oğlumun kafasını karıştırıyorsun.”

“Korkak değilim.”

“Duy da inanma...”

Emir’e bir işaret yaptı ve hem arkadaşı hem şoförü olan Emir içeriye girdiğinde salona geçtiler. Beraber içmek onların rutinlerinden birisiydi, parmak uçlarımda koşup üst kata çıktım ve doğrudan Ayaz’ın odasına geçtim. Çocuk banyosundaydı, sadece ellerini değil, saçlarını da yıkıyordu. Yaklaşarak, “Banyo mu yapmak istiyorsun?” diye sordum ona.

Kafasını kaldırınca sular yüzüne ve etrafa aktı. “Saçıma kan bulaştı, onu yıkıyorum.”

Çenesinden tutup yüzünü biraz arkaya yatırdım ve saçlarının önüne baktım. “Temizlenmiş tatlım. Bekle...” askıdaki havluya uzandım ve onun başına dolayıp kuruladım. “Sen iyisin değil mi?”

“Tavşanın kanı,” dedi açıklayarak.

Hayal kırıklığımı saklamaya çalışarak havluyu indirdim ve yüzüne bakınca etkilenmemiş olduğunu gördüm. Aynaya bakıp kan kalmadığını görünce saçlarını düzeltip odasına geçti. Havluyu sepete bırakıp yüzümü ovaladım ve yanına geçtim. Dolabını açmış, pijama çıkarıyordu. “Demek... bir tavşan avladınız.”

“Beyaz bir tavşan.”

Sorduğuma pişman oldum ve bu akşamı ona hemen unutturmak istedim. Giyinirken sessiz kaldım ve bilgisayarına yöneldiğinde, “Oyun mu oynayacaksın?” diye sordum.

“Hıhı.”

Yanına geçtim, ekranda daha önce de oynadığı bir oyun vardı ama adını okuyamıyordum. Ekranın yansıdığı yüzünü izledim ve yanağını okşayarak, “Baban seni eğlendiriyor galiba,” dedim. “Ben... biraz sıkıcı birisiyim. Mesela hayatta ava gitmem! Asla! Aslında senin gitmeni de istemiyorum...” pişman olarak konuyu değiştirdim. “Bu oyun iki kişilik oynanıyor mu?”

“Hayır,” dedi ve bana dönüp bir baktı. “Bence sen babamdan daha komiksin.”

Bunu bir iltifat gibi hissettim ve dirseğimle koluna vurup kıkırdadım. “Başka iltifatın var mı?”

Bu kez yanağından makas aldım ve ilgisini üzerimde tutmayınca omuzlarımı düşürüp oynadığı oyunu izledim. Oyunları bilgisayarına indiren Kerim’di ve neyse ki harflerle ilgili bir zekâ oyunuydu. Sıkılması hiç zaman almadı, çat diye oyunu kapatıp kalktı ve ezberlediği rutinine uyup banyoya gitti. Dişlerini fırçalayıp odaya geri döndüğünde yatağını açıyordum. Başını yastığına koyup sanki hemen uykuya dalacakmış gibi gözlerini kapatınca yorganını örtüp bir süre yanında bekledim. Aşağıdan kahkaha sesleri yükseliyordu. Onun mutlu olmasına dayanamıyordum. Her gün ona, evine katlanmak yetmiyormuş gibi bir de eğlenmesine, hayattan keyif almasına katlanıyordum.

Onu bir gün uykusunda boğmak çok güzel olurdu ama ellerim... onun öldüğünü asla hissetmezdi.

💨

Sonraki günler bir önceki günlerle çok benzerdi. Hafta içleri Ayaz okula gidiyordu, Kerim’in nerede olduğu umurumda değildi ama kaybettiği ailesinden kalan birkaç işi vardı. Oğlum ikinci sınıfta olduğu için artık daha çok şey öğreniyordu, ödevlerini hep yapıyordu ama onun yazılarından, kitaplarından anlamadığım için hiç yardımcı olamıyordum. Hatta bazen o bana öğretiyordu.

O yanımda yokken evde bazen delirecekmiş gibi hissediyordum, canım çok sıkılıyordu. Nazan’la konuşmak istiyor ama yalnızlığım çok belli olacak diye endişeleniyordum. Bazen televizyon izliyor, Rusya’dan getirdiğim birkaç kitabı okuyordum ama o kadar çok baştan okumuştum ki, artık ezberlemiştim. Günlerin yağmurlu olması havanın da erken kararmasını sağlıyordu, elektrik bu evde çok sık gidiyordu. Evde, karanlığı sevmeyen tek kişi olduğum için Kerim bununla pek ilgilenmiyordu.

Her gün mümkün olmuyordu ama bazen Ayaz’ı okuldan almaya gidiyordum, onlar en farklı günlerim oluyordu. Birkaç hafta sonra yine onu okuldan almak için hazırlandım, kahverengi, içi yünlü kürkümü ve üşüyeceğim için krem renkli beremi yanıma aldım. Çantamla aşağıya inip araba anahtarını çıkarırken gergin şekilde yutkundum. Sürmeyi bilsem de arabayı nadiren kullanıyordum, çünkü kaza yaptığım takdirde hayatta kalma şansım çok düşüktü.

Ne kadar acı çekeceğimi düşünemiyordum bile.

“Nazan, navigasyonu açar mısın?”

Seslendiğimde Nazan mutfaktan çıktı ve bunu daha önce de yaptığı için benimle geldi. Arazideki arabaya yerleştiğimde direksiyonu tedirgin parmaklarla kavradım. Yolu neredeyse ezberlemiştim, hem navigasyonda yardımcı olacaktı, adresi karıştırmayacaktım. Nazan Ayaz’ın okul adresini açıp beni uğurladığında motoru çalıştırıp evden uzaklaştım.

Navigasyon sesini dinleyip bir saatlik yol gittim. Direksiyonu o kadar sıkı tutuyordum ki kendimi şoför koltuğuna ilk kez konulan bir çocuk gibi hissettim. Çevirmesiz yolları tercih ettiğim için vakit uzuyordu. Okula yaklaşıp binayı görünce de rahatladım. Dış cephesi camlarla kaplı bir özel okuldu. Caddenin karşısında arabayı park ettim ve saate baktım, çıkması için on dakika vardı.

Vakit dolunca araçtan inip ceketimin yakalarını birbirine kavuşturarak okul kapısından içeriye baktım. Birkaç araç, veli daha vardı. Servis de bekliyordu. Krem ve bebek mavisi renklerindeki formaları görünce Ayaz’ı kaybetmemek için dikkat ettim, dakikalar geçerken birkaç kişiyi o sandım ama yanıldım. Öğrenci sıklığı azalınca ve öğretmenler çıkınca kafam karıştı, yolun karşısına geçip güvenliğe durumu açıkladım, bahçeden içeriye süzüldüm.

Hiç öğrenci göremeyince Kerim’in benden önce gelip onu aldığını düşündüm ama çıkışından bile önce buradaydım, hem Kerim’e sesli mesaj bırakmıştım Ayaz’ı alacağıma dair. Okul merdivenini çıkarken çantasını karıştırarak inen öğretmenini gördüm. Genç bir kadındı. Yaklaşarak, “Merhaba,” dedim ve sesimi takip edip benim gözlerimi buldu kadın. “Beni hatırladınız mı? Ayaz’ın... annesiyim, onu almaya gelmiştim ama...”

“Ayaz bugün gelmedi,” dedi, bilmiyor olmama kaş çatarak. Gözlerim irice açıldı. “Rahatsız olduğunu sanıyordum.”

Sabah Kerim’le evden ayrılmışlardı. “Babasıyla beraberdi...”

“Ah.” Yakınına gülümser gibi gülümsedi. “Sanırım bir sorun oldu, eşinizi arayın isterseniz.”

Geriye doğru birkaç adım attım ve telaş içinde çantamı karıştırırken, “Aslında sizi gördüğüme sevindim,” dedi öğretmen. “Ben de Ayaz hakkında sizinle konuşmak istiyordum. Son haftalardaki dersimizde hayvanlarla ilgili bir konuyu işlerken çok kafa karıştırıcı şeyler söyledi, av ve tüfekten bahsetti...”

Aramam yanıt bulmayınca, “Belki sonra konuşuruz,” dedim kadına ve arkamı dönüp birbirine dolanan ayaklarımla aracıma yürüdüm. Kapımı kapatıp Kerim’i yeniden aradım. Çalıp sesli mesaja düşünce paniklemeye başladım. Daha önce hiç Ayaz’dan habersiz olmamıştım, bu duygu yeni ve rahatsız ediciydi. Zaten... zaten neredeyse o bir kalp değil gibiydi; göğsümde taşıdığım. Her şeyden korkmamı sağlayan, bambaşka bir organdı. Damarlarıma kandan çok panik, korku akın ederdi. Her gün, defalarca midemde buz gibi korku oluşurdu. Ceketimin yakalarını açıp aramamı üç kez daha tekrar ettim, mesaj atıp, oğlumun nerede olduğunu sordum.

“Belki de... birlikte bir şeyler yapıyorlardır.”

Arabayı çalıştırmadan önce dönüş yolunun navigasyonunu kendi telefonumdan açmak zorunda kaldım. Kerim daha önce neyse ki bu adresi kaydetmişti, aratmama gerek yoktu, zaten telefonumu Türkçe kullanmadığım için aratamıyordum. Eve geri dönerken onu gereğinden fazla aradım, yanıtsız kalmış on küsür cevapsız aramadan sonra eve ulaştım.

Arabasını göremeyip hızla eve girdim ve Nazan telaşımı fark ederken dış giysilerimi eline tutuşturup salona geçtim. Camlara korkuyla yaklaşıp dışarıyı izlerken tüm vücudum buz gibiydi.

“Ayaz’ı seviyor, nasıl bir adam olursa olsun onu seviyor... Yanında güvendedir.”

Kendime bunları tekrar ettim ve yağmur yağışı artarken belki gelmekte zorlandıklarını düşündüm. Yağmur, trafik... Göğde birkaç yıldız ortaya çıktığında ayaklarım üstünde yorulup koltuğa oturdum. Nazan az sonra içeriye bir fincanla girdi. “Milena... biraz sıcak çikolata getirdim.”

“Ayaz’ı... bulamadım, okulda değildi.”

Fincanı altlığıyla beraber az ilerideki sehpaya bıraktı ve nazikçe ellerime uzandı. “Ya neredeymiş?”

“Bilmiyorum, Kerim her sabahki gibi onu götürecekti ama... öğretmeni okula gelmediğini söyledi. Kerim’i defalarca aradım, açmıyor...”

“Beraber bir şeyler yapıyorlardır, buna mı bu kadar endişelendiniz?”

“Durduk yere ortadan kaybolmamıştı hiç, her zaman nerede olduğunu bilirim.” Derinden bir nefesle oflayıp umutla sordum. “Birazdan dönerler değil mi?”

“Elbette, siz oğlunuza çok düşkün olduğunuz için fazladan endişelendiniz.” Fincanı bir daha uzattı. “Kolaylıkla eve dönmenize çok sevindim.”

“Gerçekten sevindin mi?”

“Tabii ki!”

Gülümsemem fincanın altında kaldı ve sıcak çikolata ilk yudumda boğazımı yatıştırdı. Yarılamamı bekledikten sonra yanımdan ayrıldı. Gözüm sürekli saati kontrol etti. Belki de Kerim bunu bilerek yapıyordu, endişe duymamdan hoşlanıyordu. Fincanı sehpaya geri bırakıp başımı ellerim arasına aldım, bunun beni korkutmak için bulduğu yeni bir yol olduğunu düşünerek rahatlamaya çalıştım.

Geçen her saniyede eteklerimde dolanan panik daha da yaklaştı, iki saatin sonunda tüm vücudumu esir almıştı. Kerim’in her araması yanıtsız kaldığı için şoförünü aradım fakat onun telefonu tümden kapalıydı. Dudaklarımı ısırarak üst kata çıktım, Ayaz’ın odasına girip çalışma masasını açtım. Kerim’in ona aldığı telefonu düzenli kullanmıyordu, ben de böylesi için uğraşmıştım. Fakat keşke bugün yanına almış olsaydı, aynı şekilde akıllı saatini de burada bırakmıştı. Telefonu açıp baktım, kendi uygulamaları dışında hiçbir uygulama fotoğrafı görmüyordum. Rehberinde de sadece benle babası kayıtlıydı.

Neredeyse gece olduğunda artık kötü bir şey olduğu sonucuna vardım. Nazan odasına çekilmişti ve ben hâlâ karanlık evde bir oraya, bir buraya koşuşturuyordum. Sonunda dış kapıyı gören merdivene oturup kollarımı dizlerime doladım ve bir ses, ışık algılamayı bekledim.

Polisi aramayı bile düşündüm ama bunu yapamazdım.

Beklemekten başka yapacak bir şeyim olmaması beni delirtti. Şimdi çıkıp gelseler Kerim’i öldürebilirdim. Sanki aklımdan geçirmem yetiyormuş, sanki onu öldüreceğimi düşünmem onu getiren şeymiş gibi dışarıdan ses duyunca gözlerim büyüdü. Önce yavaşça hareket edip sonra hızla kalktım ve basamakları inerken kapı dışarıdan açıldı, Kerim nefes nefese içeriye girdi ve beni gördüğünde başını kaldırdı.

Gözlerim kapattığı kapıya döndü. “Ayaz... nerede?”

Bana birkaç saniye hareketsiz baktı ve sonra bir küfür savurup koşarak merdiveni çıkmaya başladı. Şaşkınlıkla nefes alıp sokak kapısına koştum ve açıp dışarıya baktım, soğuk rüzgârda tanıdık yüzü aradım. “Kerim... Oğlum nerede?”

Kapıyı çarpıp kapattım ve onun gittiği yöne döndüm, süratle basamakları çıkınca odasının ışığını yakaladım. Kapısına kadar gidip bakınca dolap içindeki kasayı açtığını, içinden aceleyle bir şeyler çıkardığını gördüm. Allak bullak olarak, “Ayaz yok!” diye bağırdım. “Oğlum yok, nerede bilmiyor musun? Seninle sanıyordum, defalarca aradım ama açmadın? Bunlar ne, neden çıkarıyorsun? Okula gitmemiş, seninle miydi?”

Dolabın daha üstünden bir büyük el çantası indirdi ve kasadan aldığı para, pasaport ve silahı derhal koydu. İki pasaport aldığını gördüğümde içeriye süzüldüm, çantanın içine uzandım. “Bu... Ayaz’ın pasaportunu mu alıyorsun? Seninle değil mi? Nerede o? Nereye götürüyorsun onu?”

Kolumu sertçe tutup ittiğinde acıyla nefes aldım ve beni omuzlarımdan da itince inanamaz gözlerle baktım çehresine. “Ayaz’ın buradan gitmesi gerekiyor, hemen. Bana sorun çıkarma, vakit kaybedemem.”

“Ne... n’oldu?”

Onu hayatımda ilk kez böyle panik ve korkulu görüyordum. Ter içindeydi, alnının köşelerinden damlalar iniyordu. Ellerini yüzünden iki kez geçirip, “Bir kaza oldu,” dedi. “Bir kaza... sanırım ki kaza.”

Dolabından birkaç parça kıyafet çıkarmasını izledim. “Ayaz’a... bir şey olmadı değil mi?”

“Hayır, o iyi.” Kıyafetleri aynı çantaya tıkıp bana döndü. Bakışındaki karanlık mideme yapışıp kaldı. “Ama... bir şey yaptı, birini yaraladı. Bir süre Ayaz’ı alıp uzaklaşacağım, güvende olduğundan emin olmam lazım. Ardından... gelip seni de alacağım tamam mı?”

Dünyamın her halinde yaşadım. Çaresizlik halinde, yalnızlık halinde, acı halinde, ölüm halinde. Fakat... dünyamın Ayaz olmadan halinde yaşamayı hep erteledim, bir gün her şeyin mahvolacağını bilsem bile düşünmekten bile kaçtım. Saatlerdir bekleyen damlalar gözlerimden akarken, “Hayır,” diye fısıldadım. “Yapmaz... Ona, insanlarla konuşmuyor bile, birisine zarar vermeyi öğrenmedi...” beynimden vurulduğumu hissettim. “Hayır, sen öğrettin!”

“Kes kes kes!” Bana elinin tersiyle kapıyı gösterdi. “Nutuk çekmeni dinleyemem! Durum acil!”

“N’aptı o? Ne yapmasına sebep oldun? Nerede şimdi, kimi yaraladı, nasıl olmuş...”

Oda değiştirdi ve benim peşinde adeta sürünmemden etkilenmeden Ayaz’ın dolabını açtı. Eline geçen giysileri çantanın içine fırlatırken, “Bilmiyorum!” diye bağırdı. “O kadar şey bilmiyorum, öğreneceğim ama önce onu uzaklaştırmam lazım! Kimsenin Ayaz’ı almasına izin veremem!”

Ayaz küçüktü, sadece okula gidecekti, nasıl olmuştu da gün içinde birisine zarar vermişti? “Hiçbir şey anlamıyorum!” dedim panikle. “Daha fazla şey söyle, neler olduğunu anlat!”

“Gerçekten kes artık!” Yüzüme yaklaşarak omuzlarımdan sarstı. Bu yakınlıkta dünyamı ateşe vermiş diğer bir kişiye benziyordu. “Senlik bir şey yok tamam mı? O benim oğlum! Durumu iyileştirince döneceğim!”

“Ben de geleceğim, onunla konuşacağım bana anlatır...”

“Senden kurtulmak mümkün değil mi?”

“Ondan kurtulduğun gibi değil mi?”

Gözlerinde o ateş yandı ve bir kalbi olduğunu ümit ettim, sadece acıyı derininde hissedebilmesi için. Burun kanatları genişlerken elleri omuzlarımdan boğazıma çıktı ve yavaş tırmanan parmakları kuvvetlice sıktı. Çığlığım nefesimde hapsoldu ve kulaklarımı bile yakan acı yüzünden gözlerim kaydı. “Onun ölmesini istemedim,” dedi gözlerini ayırmadan. “Oğlumun ölmesini de istemiyorum. Bu yüzden sorun çıkarma!”

Hissettiğim güç durumdan birkaç kelime çıkarmaya çalıştım. “Onsuz olamam, gelmem lazım...”

Baş parmakları boğazımın alt kısmında birleşip güçleşti ve nefesim tamamen kesilince konuşamadım. “Yeter artık! Yeter! Sen bu oyuna iyice kaptırdın ama onun annesi değilsin, sana ihtiyacı yok! Gelmeyeceksin, senin gibi belayı peşimde sürükleyemem!”

Boğazımdan yalnız inilti dökülünce beni elleriyle yere savurdu ve ağzımdan kaçan çığlığa küfretti. Ellerinin verdiği acı yüzünden konuşamayıp yere vurdum yumruklarımı. Soluk soluğa önümde eğilip çenemi tuttu. “Milena... Hayatını ona bağladın ama o senin değil, sen onun annesi olmayı bırak, bu dünyada kimsenin annesi olamazsın!”

“O benim kanımdan...”

“Ama benim oğlum, senin çocuğun değil.”

Çenemi savurunca birden fazla yerdeki acı yüzünden kendimi parkeye bıraktım. Birkaç saniye boyunca bedenim ağırlığından ayrılıyormuş, gözlerim kapanıyormuş gibi hissettim. Ses çıkarmak kalkmaktan daha kolaydı, bu yüzden birkaç kez bağırdım ama yanımdan geçip gitti. Kapı ve küfür seslerini duyarken ellerimi bulup destek almaya çalıştım. Kafamı kaldırdığımda son basamaktan indiğini gördüm.

“Sorun çıkarmam...”

Orada durdu ve omuz üstünden bana döndü. Bir an onu caydırabileceğini düşündüm ama kafasını iki yana salladı. “Oraya seninle gidemem. Arıyorlar, seni bulduklarında bizi de öldürürler.”

Kapıyı kapattığında yüzümü ellerim üstüne gömerek öfkeyle bağırdım. Ölmeyi göze alırdım ama sadece Ayaz için ve onu inciterek değil. Onu benden bu kadar uzağa götüreceğini fark etmenin dehşeti, korkusu beni harekete geçirdi ama ben aşağıya inip kapıyı açtığımda çoktan gözden kaybolmuştu. Kendimi eşiğe bırakıp boynumu tuttum. “Bud ti proklyat...”

“Milena, Milena...”

Sıcak bir el omzuma yerleştiğinde ıslak yüzümü kaldırdım. Nazan hayretle bana, kapıya, vaziyete bakıyordu. “Neyiniz var, n’oluyor?”

Onun elini telaşla tuttum. “Ayaz’ı götürdü, oğlumu aldı. Bir daha asla görmeyeceğim onu, asla!”

“Kim? Ayaz mı geldi? Nereye gitti?”

Hıçkırarak bir daha dışarıya baktım ve benim bakışlarımı takip edip bana döndükten sonra gözleri irileşti. “Sizin boynunuza n’oldu böyle? Yoksa... Gelin, yardım edeyim size...”

“Bu kadar zayıf olmaktan nefret ediyorum, elimden hiçbir şey gelmiyor, peşinden bile gidemedim!”

“Sizin suçunuz değil.”

Kapıyı örttü ve beni oturma odasına götürdüğünde yüzümü koluma gömerek gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. Benim için koşturduğunu duyuyordum. Ayaz daha şimdiden özlemiştim ama onu çok uzağa götürmekten bahsediyordu. Kime ne yapmış olabilirdi? Birini incittiyse telafi edilemez miydi? Birini yaraladıysa iyileşmez miydi? Kaçacağı, Kerim’in bu kadar korkacağı n’olmuştu? Bir yetişkine zarar veremezdi, henüz çocuktu. O halde...

Nasıl? Neler oldu?

Gözyaşlarım dondu, gözlerim kocaman açıldı. Kaza demişti, birisini mi düşürmüştü? Bilerek mi yapmıştı yoksa gerçekten kaza mıydı? Ne sebebi olurdu ki? Ya aklıma gelen gibi bir çocuğa zarar verdiyse? Kerim’in nasıl haberi olmuştu, neler yaşanmıştı?

Masum birini mi incitti?

Boğazıma bir şey dokunana kadar kendime dönemedim. Nazan’ın neler söylediğini ilk saniyelerde duyamadım, çünkü kulaklarım uğulduyordu. Soğuk canımı yakınca ürperdim ve onunla göz göze geldiğimde, “Biraz buz tutalım, çok morarmış,” dedi.

Soğuktan, acıdan uzaklaşmak için geriye kaçtığımda, “O kadar soğuk değil,” dedi. “İnanın bana.”

Elindeki buzu kavradım ve kendi boyun çevremde dolaştırırken dişlerimi sıktım. O kadar soğuktu ki, birkaç saniye zihnime de tesir ettiğini hissettim. Çok dayanamadan indirip sehpaya bıraktım. “Ah, of...”

“Merhem getireyim...”

Boynumu silerken gözlerimdeki yaşlar çoğaldı. Ayaz korkuyor olabilir miydi? Ne durumdaydı, canı yanmış mıydı? Birinin canını... gerçekten yakmış mıydı?

Nazan geri dönüp boynuma telaşla bir şeyler sürerken dudaklarımı ısırdım.

“Kerim Bey mi geldi? Neler dedi? N’olmuş?”

Konuşmalar zihnime süzüldükçe daha beter hissettim ve dayanamayıp boşluğa doğru titrek soluklar aldım. Karşımdaki camları flu görüyordum. “Gitmeleri gerekmiş, beni götüremezmiş...”

“Nasıl olur? Bir anda nereden çıkmış? Ayaz siz olmadan n’apar...”

Doğduğu ilk günden beri kendimi onsuz, onu da bensiz düşünememiştim.

“Yanımda Kerim olmadan ona sahip olamam! Ama o bensiz istediği şeyi yapar Ayaz’la. Şimdi de gitti işte, bir daha bana göstermeyecek, ölene kadar onu özlemekle lanetledi beni...”

“Kavga ettiniz sanıyorum ki ama elbet döneceklerdir, siz onun annesisiniz...”

“Değilim, onun annesi değilim.”

Bunu Kerim haricindeki herkes öyle sanıyordu, annesi olduğumu duyan da bu yüzden hayret ediyordu. Çünkü annesi olamayacak kadar genç görünüyordum. Hıçkırıklarım sadece boşluğa değil, avuçlarıma da saçıldı ve Nazan’ın elleri üzerimden düştü. Bir şaşkınlık aramızdaki havada asılı kaldı.

“Ben hep... hayret etmiştim onu on yedi yaşında doğurduğunuza.”

Hayret edeceği başka şeyler de vardı ama bu kurmayı başardığı tek cümle oldu belli ki. Teselli dolu dokunuşunu omuzlarımda ve saçlarımda hissederek iç geçirdim. Doğru söylemiş olabilir miydi? Geri döner miydi? Ayaz’ın canını yaktığı kişi... onun ne durumda olduğunu nasıl öğrenecektim?

“Kerim Bey geri dönecektir,” dedi Nazan, bir daha. “Odanıza çıkmanıza yardımcı olayım.”

“Hayır,” dedim sadece. Başımı, koltuktaki yastığa koydum ve yüzümü yastığa gömüp dudaklarımı ısırdım. Nazan’ı yanımdan uzaklaştıran sessizliğimden sonra gözlerimi sımsıkı yumup kafamı iki yana sallayıp durdum. Kaçmasına sebep olan şey aranıyor olması mıydı?

Bu evde yalnız n’apacaktım? Son yedi yılımın bir gününü bile Ayaz olmadan geçirmemiştim.

Bir süre sonra gözlerimde, aklımdaki sorulardan hiçbir iz kalmadı. Donuk bakışlarım camı izledi ve günün ilk ışıkları gözlerimi adeta yaktı. Hafif iç geçirmelerim dışında sabahı karşılayan tek bir şey yapamadım.

Ayaz babasına karşı çıkabilir miydi?

Beni yanında ister miydi?

“Milena, sana bir şeyler hazırladım.”

Nazan’ı bakış açıma girdiğinde gördüm. Gözlerimi yumarak sessiz kaldığımda ayrıldı. Çoktan gitmiş olmalılardı, saatler geçmişti. Belki de Ayaz sorun çıkarmamıştı, ya da kendinde bile değildi. Neyi, neden yaptığını düşünürken o kadar kötü senaryolar üretti ki beynim, şakaklarımı iki yandan sıkıp buna son vermeyi denedim.

Tuvaletim için kalktım ve geri dönmeden önce Ayaz’ın odasına girdim. Yatağına oturup etrafa bakarken herhangi bir şey aradım; belki bir iz, ne olduğunu anlatan bir durum. Odasını karıştırdım ama her şey her gün gördüğüm gibiydi, farklı hiçbir şey yoktu.

Ayaz’ı ne kızdırdı da birini incitti?

Saatlerimi Ayaz’ın yatağında geçirdim ve yutkunduğum her seferinde boynumu ovmak istedim. Boğazımın acısı yüzünden Nazan’ın getirdiği suyu bile içesim gelmedi. Yemeği de yemedim, hatta tatlıyı da. Yüzümdeki somurtkan, çaresiz ifadeyi görünce birkaç teselli cümlesi daha kurdu. “Ayaz sizi özler, emin olun yakında dönecekler.”

“O hiç beni özlemiyor ki.” Oflayıp yanaklarımı sildim. “Belki de Kerim onu götürmek için yalan söyledi, benden kurtulmak için hikâye yazdı.”

“Ne söylemişti ki efendim?”

Gök gürültüsüyle aynı anda kapı sesi duyunca bir an emin olamadım. Yataktan kalkarken sesi ikinci kez duyup kendimi koşarken buldum. Öğleden sonrası olmuştu ama hava kapalı olduğu için neredeyse karanlıktı. Kapıyı açarken Ayaz’ın yüzünü hayal ettim ama iki adam gördüm. Yağmurdan korunmak için ikisi de yağmurluk giymişti ve arkalarında bir polis aracı vardı.

Nazan’da arkamdan inerken, memur bize sırasıyla baktı. “Merhabalar.”

Onları taklit ettim. “Merhabalar.”

Arkadaki memur üşümüş gibi nefes alıyor, benimle konuşan polis ise bizi inceliyordu. “Rahatsız ettik fakat bir durum var, herhangi bir şeye şahit misiniz sormak istedik.”

Elindeki telsizden hışırtılar yükseliyordu. Vücudum, gözlerim, hatta düşüncelerim bile hareketsizdi. Nazan benim yerime, “Buyurun?” dedi.

Memur omzum üstünden evin içine bakma gereği duydu. “Yaklaşık dört kilometre ileride, ormanda bir maktul bulundu. Ne yazık ki bir kız çocuğu. Ölüm sebebini araştırıyoruz. Olay yerine en yakın mesafedeki evleri ziyaret ediyoruz, bir şeye şahit oldunuz mu?”

Kafamın içinde büyük bir çığlık attım ve yankısı bile ilerleyen dakikalarda kulaklarımda uğuldadı. Elimi yüzüme yaklaştırıp gözümü ovaladım ve parçalar zihnimde bir araya gelmeye başlayınca baygınlık geçireceğimi düşündüm.

“... hayır, bir terslik olduğunu görmedik hiç.”

“Hanımefendi, siz?”

Kapının kirişini tutup kafamı süratle iki yana salladım. Bunu o kadar çok yaptım ki, Nazan kolumu tutmak durumunda kaldı. Memur her ikimizi inceleyip, “Evde başka kimse var mı?” diye sordu.

Telsizinin sesi doğrudan kalbime elektrik yollamış gibi irkilip Nazan’a baktım. Üzgün bir ifadeyle memurlara karşılık veriyordu. “Hanımefendinin eşi ve çocuğu yaşıyor, fakat birisi şu an işte, birisi de okulda.”

“Okula giden bir çocuk için epey uzakta bir ev,” dedi memur ve diğeri de ona katılır gibi kafasını sallayıp ekledi. “Maktulün bulunduğu yer size uzak, muhtemelen yolun diğer tarafı kullanıldı ama siz yine de bir şey hatırlarsanız polisle irtibata geçin.”

“Tabi.”

Memurun gözleri boynumda dolanınca kendimi açıklama yapmak zorunda hissettim ama bir şey sormadı, uzaklaşırken telsiziyle meşgul oldu. Nazan, polis aracı uzaklaşırken kapıyı kapattı ve ben kayıp yere düşerken tutmaya çalıştı. Başımı önüme eğip bir müddet gözlerimi açmadan bekledim.

Kaza demişti. Fakat Ayaz bir çocuğu mu öldürmüştü?

Bir küçük kızı mı?

Ne yaşanmıştı? Gerçekten o mu... Okula gitmişti, ormanda ne işi vardı? Küçük kız demişti, Ayaz’dan bile küçük müydü? Onu nereden tanırdı, nerede rastlamıştı?

Onu ormana hep Kerim götürürdü. Yolu mu ezberlemişti? Kerim... Bu cehennemi bana bırakıp gitti, üstelik her şeye o sebep oldu.

“Milena, fenalaştın, odana çıkalım.”

Kolumu kendime çekip merdiveni çıktım ve Ayaz’ın odasına girince her şey dönmeye başladı. Bir daha onun yatağına oturup dünyam karanlığa karışmadan önce sadece birkaç soluk aldım. Kafam, sanki birisi çarpıp vurmuş gibi yastığa düştü. Saymadım ama yüzlerce kez bu bir kâbus olsun, demişimdir. Yüz birinci kez, lütfenbu bir kâbus olsun. Bu bir uyku olsun, uyanmamayı bile göze alırım.

💨

Buharın etkisi geçmişti, artık aynadaki görüntüm netti. Boynum mosmordu. Gördüklerim bulanık bir hal alana kadar boynumu sardım ve sonra çıplak kolumu yüzüme kapattım. Ağzımdan garip, tanımsız sesler çıkararak kirpiklerimdeki ıslaklığı sildim. Omuzlarımdaki havluya sarınıp banyodan çıkınca odamdaki her şeyi yeni görüyormuş gibi baktım ve sonra Nazan’ın bıraktığı kıyafetlere.

Yatağa oturup birkaç dakika kıyafetleri kucağımda tuttum.

Sonra çamaşırlarımı, beyaz askılı ile yeşil hırkamı, pantolonumu giyindim. Yatağa geri oturup örtünün kenarlarını parmaklarımda sıkıştırırken karanlık ormana baktım. İki gündür kızı düşünüyordum, küçük kızı, ne kadar canının yandığını ve Ayaz’ın... onun nasıl incittiğini.

Ona vurmak istiyorum, ben de onu incitmek istiyorum ama hepsinden önce onu görmek istiyorum.

Ailesi... o küçük kızın bir ailesi vardı. Ayaz’ı bulacaklar mıydı? Ya da beni...

Ağrıyan şakağıma dokunurken banyodaki ışığın kaybolduğunu fark edip elektriğin gittiğini anladım ve aynı anda seslice kapatılan kapıyı duydum. Nazan’ın çıkardığı ses olduğunu anlayıp doğruldum ve bir kapı sesi daha duydum, bu kez sanki çarpılmıştı. Bir şeye mi kızmıştı? Acaba... evi mi terk ediyordu. Bana hiç soramamıştı ama anlamıştı değil mi? Gidiyor muydu?

Korkuyla odamdan çıktım ve karanlıkta basamakları hızlıca indim. Yaklaşırken soğuğu fark ettim ve iki basamağı daha inince neler olduğunu gördüm. Uzun boylu bir adam arkası bana dönük halde, yerdeki Nazan’ın önünde dikiliyordu. Rüzgâr dış kapıdan içeri giriyordu ve eşiğin iç tarafı bile ıslanmıştı. Gözlerim çamurlu ayak izlerini takip ederek adamın pantolon paçalarından yukarıya kadar çıktı ve bu kez gözlerim onunla buluştu.

Elim korkuluktan düştü.

“Öldü mü?”

“Yok artık.”

Adam Nazan’ın yanından uzaklaşan ilk adımını bana doğru atınca dış kapıya ve sonra arkamdaki basamaklara baktım. Geriye gitmek için hareket ettim ve adam bana yaklaşmaya devam ederken, bu kez gerçekten bir kâbus olduğunu düşündüm. Onu hayatımda ilk kez görüyordum ve sanıyorum... ölürken göreceğim son yüz de onunki olacaktı.

Adamla bir daha göz göze geldim ve sonunda insani bir tepki verip çığlık attım, arkamı dönüp koşmaya başladım. Basamakları bitirmiştim ki yer ayaklarım altından çekildi ve vücudumun üstüne düşerken çenem sertçe parkeye çarptı. Haykırışım sırasında ellerim faydası olacakmış gibi ileriye uzandı ve adam bedenimi tutup ters çevirdi, yüzünü dehşetle açılan gözlerime yaklaştırdı.

“Galiba çenem kırıldı.” Konuşabildiğime hayret ettim.

Adam yaklaşırken, “Demek annesi sensin,” dedi ve gözlerimin önünde Ayaz belirdi. Üzerimde yükselirken sağ elindeki mendili burun hizama yaklaştırdı. “Nefes al.”

Burnumu kapattım ama elbette bunun için rızama ihtiyacı yoktu. Bir elini gözlerime kapatırken diğer elini, mendille beraber burnuma kapattı ve bir iki saniyede başım döndü. O değilse de bu kâbustur herhalde.

“Çok güzelsin, bir psikopatı nasıl doğurdun?”

 

DEVAM EDECEK.

Merhaba! Buraya kadar geldiyseniz artık yeni kitabım Kalpdeşen'i okumuşsunuzdur demek. İkinci bölümü de bu akşam yayımlayacağım, konu kafanızda oturduktan sonra daha iştahla okuyacağınızı düşünüyorum.

Sadece şunu söylemek istiyorum. Herhalde hayatımda son kez kitap yazıyor olsam bu kitabı yazardım. Bu yüzden çok heyecanlıyım ve sizlerin de desteğini görmek isterim. Bölümden çıkarken oy vermeyi, tahminlerinizi yoruma bırakmayı unutmayın!

Hemen ikinci bölümde görüşelim güzelim. Kaydırın.